Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir?
CEVAP
Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem
aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud
aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü
teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes
tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.
Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:
1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta
Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da
bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da
gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.
2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her
hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu
ve Allah sevgisi hasıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri
diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu
yok olmaya başlar.
3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin
zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden
temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları
oraya giremez.
4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine
zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret
hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir.
Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlasla
amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların
saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez.
Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara,
sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah
işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istiğfar eder.
Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir
kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı,
güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese
merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.
Eskiden evliya çok idi
Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai
hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı
vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir.
Allahü teâlanın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da
kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik
eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkamına tam uymasıdır.
Sözleri, hareketleri İslam ahkamına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber
olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur.
Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam
şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım)
buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar
görülünce Allah hatırlanır) buyurdu.
Mürşidin vasıfları
Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:
1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya
olamaz.
2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.
3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası,
cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta
olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.
4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri
sırların mezarıdır) denirdi.
5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve
tevazu sahibi idiler.
6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i
kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.
İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi
öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve
sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten
âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.
7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.
Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde,
(Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim)
buyurmuştur. Hz.İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.
8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.
9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi
ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir
aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki
günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi.
Allahü teâlanın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde
sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her
nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir
kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın
hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi
olduğunu söylerdi.
10- İlmi ile amil idiler. Yani bildikleri ile amel ederlerdi. Bildiği ile
amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü
âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe)
benzetilmiştir. (Cuma 5)
Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:
Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.
İkinci alameti sohbetten anlaşılır,
Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.
Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,
Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.
Evliyayı sevenler ona gönül verenler,
Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.
Basireti açılır, gafleti zail olur.
Sual: Üveysilik nedir?
CEVAP
Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir.
Kitaplardaki bilgiler şöyle:
Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekat namaz
kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet
onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur.
(Dürr-ül-mearif)
Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekat namaz kılıp,
sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i
Mazheriyye)
Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması
gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin
üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin vârislerinden birine
üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur.
Sual: Derviş ne demektir, nasıl olmalıdır?
CEVAP
Derviş, tasavvuf talebesi demektir. Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden
çıkarıp, İslamiyet’e tam uyarak, gönlünü yalnız Allahü teâlâya bağlayan; güzel
huylarla süslenmiş kimse demektir.
Fakirlikte rahat, zenginlikte sıkıntılı olur. Olayların değişmesi, onu
değiştirmez. Başkalarının kusurlarına bakmaz. Hep kendi kusurlarını görür.
Kendini hiç kimseden üstün bilmez. Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil
ile karşılar, hiç kimse ile münakaşa etmez. Herkesin özrünü kabul eder.
Dervişlik kılık kıyafet işi değildir. Onun için denmiştir ki:
Dervişlik olsaydı tac ile hırka,
Biz dahi alırdık otuza kırka
Dervişlik, kalb kırmamaktır. Bunu yapabilen, Allahü teâlânın rızasına kavuşur.
Dervişlik, bir gönül işidir. Gönlünü Allah sevgisiyle dolduran ve her türlü
işini bu sevginin gereklerine uygun yapan, İslam büyüklerini seven, onların
terbiyesini kabul eden herkes derviş demektir.
Sözünde sadık bir derviş, daima Allahü teâlânın büyüklüğünü, Ona karşı
kulluğunu, küçüklüğünü düşünür. Kalbi kırık olarak hep Ona yalvarır. Yalnız Ona
sığınır, yalnız Ondan yardım bekler ve kulluk vazifelerini tam olarak yapar.
Kulluk vazifelerini yapmak demek; İslam dininin emir ve yasaklarına tam uymak,
her zaman Allahü teâlânın rızasına uygun olarak iş yapmak demektir.
Dervişler yıllarca akli ve nakli ilimleri tahsil etmiş, kuvvetli bir iman ve
ahlak olgunluğuna ermiş, dış görünüşleri sade, alçak gönüllü, aza kanaat eden,
herkese iyilik ve yardım için çırpınan, hoşgörülü, cefakâr, fedakâr, bir meslek
ve sanat sahibi, fazilet örneği kimselerdi.
İslam ordularıyla birlikte harplere iştirak eder, kahramanlık örnekleri
gösterirlerdi. Anadolu’nun fethi sıralarında, derviş gazilerin büyük hizmetleri
görülmüştür. Bunlar, Anadolu’nun çeşitli köylerine gelip yerleşerek güzel
ahlaklarıyla gönüller fethetmiş, yerli halkın İslamiyet’i kabul etmesinde önemli
rol oynamışlardır.
Zenciler, fellahlar saygı görmeleri için kendilerini Arap olarak tanıttıkları
gibi, topluma yük olan işsiz güçsüz takımı da kendilerini derviş olarak
tanıtmışlardı.
Talebenin edebi
Sual: Eski talebeler hocalarına yani mürşid-i kâmile karşı edebe nasıl
riayet ederlerdi?
CEVAP
Ahmed Yesevî hazretleri buyuruyor ki:
Talebenin hocasına karşı riayet etmesi gerekli şeylerden bazıları şunlardır:
1- Hocanın, talebelerin hepsinden efdal olduğunu bilmek ve ona tam tâbi
ve teslim olmak. Ona uyarak, yiyip içmek veya uyumak, ona uymadan gece sabaha
kadar namaz kılmaktan ve her gün nafile oruç tutmaktan daha faydalıdır. Zira
birincisinde, uymak ve teslimiyet, ikincisinde ise, kendi kafasına göre hareket
etmek vardır.
2- Talebe, uyanık ve dikkatli olmalı, hocasının söz ve işaretlerini
anlamalıdır.
3- Hocasının bütün sözlerinden ve işlerinden razı olmalı ve ona itaat
etmeli.
4- Hocasının özel hizmetinde veya emrettiği bir hizmeti yaparken gayet atik,
dikkatli, ağırbaşlı olmalıdır. İsteksizlik, gevşeklik hâli, hocasının
rızasızlığına sebep olabilir. Onun rızasızlığı, silsile yoluyla Resulullah
efendimize gider. Zira İslam âlimleri Onun vârisleridir.
5- Sözünde sadık olmalıdır. Hocasının büyüklüğü hususunda hiçbir zaman
şüpheye düşmemeli ki, şüphe onun felaketine sebep olabilir.
6- Hocasına itaatte ve teslimiyette çok titizlik göstermeli.
7- Hocasının ufak bir işareti ile bütün malını ve mülkünü fedaya hazır
olmalı, bunda en ufak bir tereddüt hâli bulunmamalı.
8- Hocasına ait özel hâl ve sırları gizlemesini bilmelidir.
9- Hocasının bütün hareket ve sözlerini dikkatle takip edip bunlara uymakta
gevşeklik göstermemeli.
10- Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, kendisini vasıta yaptığı hocası için,
her fedakârlığa hazır olmalı. Onu sevenlere dost olmalı, sevmeyenlere ve
düşmanlarına sevgi göstermeyi öldürücü zehir bilmelidir.
Talebelik kolay mıdır?
Sual: Eskiden Âlim ve evliya zatlara talebe olunuyormuş. Herkes talebe
oluyor muydu? Talebeyi imtihan ediyorlar mıydı? Talebe nelere dikkat ediyordu?
CEVAP
Yunus Emre kırk yıl odun taşır, sırtı yara olur, bir gün kendi kendine (Bu
kadar sene çalıştım, fakat hocamız bana bir derece bile vermedi) der.
Bu durum hocasına malum olur. Yunus Emre yine bir gün dağdan odun getirmeye
gider. Odunu yükler sırtına, dönüş için koca dağın tepesine çıkar. Burada şehre
inmek için dinlenirken, iri yarı genç bir delikanlı yanına gelir. 60 lık ihtiyar
olan Yunus Emre'nin odununu alıp tepeden aşağı getirdiği yere yuvarlar. Halbuki
Yunus Emre’nin o odunları toplaması birkaç saatini almıştı. Zira eğri odunları
almaz, düz odun toplamak için dağ tepe dolaşırdı. Yunus Emre kızar ama sadece “Evladım
ben genç olsaydım bu zulmü bana yapamazdın” diye söylenir. Genç delikanlı
kerametle hemen şeklini değiştirir, Yunus Emre bakar ki bu genç kendi hocası.
Özür dilemeye başlar ama hocası der ki:
Evet kırk yıldır odun taşıyorsun, ama benlikten kurtulamadın, ben genç
olsaydım dedin, eğer BEN demeseydin seni çok yüksek makamlara eriştirirdik.
Tevazuu elden bırakmamalı, benlikten uzak kalmalı ki bir şeye kavuşmalı.
Tecrübeli Yunus Emre bir şiirinde der ki:
Tevazu ile gelsin, kimde erlik var ise.
Merdivenden iterler, yüksekten bakar ise.
Kim ki yüksekte gezer, er geç yolundan azar
Dış yüzüne o sızar, içinde ne var ise.
Aksakallı bir koca, hiç bilmez ki hal nice
Boşa gitmesin hacca, bir gönül yıkar ise.
Talebeliğe talip olmak sıkıntıya talip olmak demekti. Bunu her babayiğit
yapamazdı.
Bunun için talebelik zordur, odun taşıtırlar, ciğer sattırırlar, zehir
tattırırlar, hepsine katlanmak gerekir.
Hz. Musa Peygamber iken Hızır aleyhisselama talebelik yapmıştır. Onun için
âlimler (Talebe, rütbe itibarı ile hocasından üstün olsa da, hocasına tevazu
göstermelidir. İlim talebesi, ilme ve ilim öğreten hocasına hürmet etmedikçe,
öğrendiği ilmin faydasını göremez) buyurmuşlardır.
Tevazuun aşırı şekline temellük denir. Nefsini zelil etmek demektir. Bunu yapmak
caiz olmaz. Temellük, ancak hocaya, üstada, âlime karşı caizdir. Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki:
(Üstad hariç, temellük mümin ahlakından değildir.) [İ. Maverdi]
(Hocaya hürmet eden, Rabbine hürmet etmiş olur.) [İ. Maverdi]
(İlim öğrendiğiniz zata tevazu gösterin!) [Taberani]
Eskiden sadık bir talebe, hocasına hürmet olarak onun kapısını çalmaz, çıkmasını
beklerdi. Hocasının hakkının ana-babasının hakkından önce geldiğini bilirdi.
Hocasına hürmet göstermedikçe, ilimden fayda görmeyeceğini anlardı. Hocasının
yanında izinsiz konuşmaz, konuşmak icap edince de az konuşurdu. Mecbur
kalmadıkça sual sormazdı. Hocası, kendisine hitap ederse, ona bakar, başka hiç
bir yere bakmazdı. Hocasından hoşuna gitmeyen bir işi görürse, kötü düşünmezdi.
Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın kıssasını hatırlardı.
Abdullah-ı Ensari Hirevi hazretlerinin (Ya Rabbi! Dostlarını öyle yaptın ki,
onları tanıyan sana kavuşuyor, sana kavuşamayan onları tanımıyor) buyurduğu
gibi, Hak teâlânın rızasına kavuşmak için hocasının rızasına kavuşmayı, talebe
kendine şart bilmeli. Hocasının kıymetini bilmeli, ona tam teslim olmalı.
Cenab-ı Hakkın rızasına kavuşmak için hocasının sohbetini büyük nimet bilmeli.
Talebe edeplerden birkaçını yapamadığı için üzülürse ve edepleri yerine
getiremezse, yani uğraştığı halde başaramazsa affa uğrayabileceğini, aksi
takdirde edepleri gözetmez ve bundan dolayı üzülmezse, hocasının feyz ve
bereketlerine kavuşamayıp helak olacağını bilmeli. Talebe bilmeli ki, hocasının
her işi, kendisine iyi ve güzel görünmedikçe, onun yüksekliklerinden hiç birine
kavuşamaz. Hocasına sevgi ve bağlılığı olmakla beraber, içinde ona karşı kıl
kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu felaket bilir. (Mek. Rabbani)
İlim ve sanat öğretenlerin hakkı büyüktür. Ustasına hürmet eden yoksulluk yüzü
görmez. Ustasına hürmet etmeyenin de kazancının bereketi olmaz. Hadis-i şerifte,
(Babalar üçtür. Bunların en iyisi ilim öğretendir) buyuruluyor. İlim
öğreten zat, baba olarak bildirilmiştir. İlim öğreten üstadın duasını almaya
çalışmalı! Hadis-i şerifte, (Babanın çocuğuna duası, Peygamberin ümmetine
olan duası gibi makbuldür) buyuruluyor. İlim babası olan üstadın duası,
elbette daha kıymetlidir. (İmad-ül islâm)
Hz. Ali’nin, (Bana ilimden bir harf öğretenin kölesiyim) buyurması, hocaya
hürmetin önemini göstermektedir. Bir harften maksat, ilimden bir meseledir.
İmam-ı Şafii hazretleri, bir çobanı görünce ayağa kalkar. Yanındakiler, (Bu
çobana hürmetinizin sebebi nedir?) diye sual edince, (Bu zat, bana kitaplarda
bulamadığım ilimden bir meseleyi öğrettiği için, yani benim hocam olduğu için
hürmet ediyorum) buyururdu.
Doğru yolu bulmamıza sebep olanlara, bize çok lüzumlu ilimleri öğretenlere,
gösterilecek hürmetin önemini idrak etmeye çalışmalıyız! (R. Nasıhin)
Şihabüddin-i Sühreverdi hazretlerinin vasiyetinde yazılı hadis-i şerif şöyle:
(Üstadına hürmet etmeyen, üç türlü belaya maruz kalır:
1- Kendisine bilgi müyesser olmaz.
2- Bildiklerini de unutur.
3- Ömrünün sonunda fakirliğe duçar olur.)
Hoca hakkı, ana-baba hakkından daha üstündür. Çünkü, ana-baba evladı büyütür,
bakar. Kötülükten, haramlardan korur. İbadete alıştırır. Hoca ise, hem dünya ve
hem de ahiret hayatını kazandırır, din ve diyanetini, Ehl-i sünnet itikadını,
farzları, haramları öğretir. Dinini, imanını öğreten ana-babanın hakkı, hoca
hakkından da üstündür.
İslamiyet akıl dinidir
Sual: Din kitaplarında, (İslamiyet, nakle dayanan akıl dinidir)
buyuruluyor. Geçen günkü bir menkıbede, Yunus Emre’nin odun kesmek için dağın
tepesine çıktığı anlatılıyordu. Niye dağın tepesine çıkıyor da aşağılardan odun
kesmiyor? Bu akla zıttır. Bana hurafe gibi geldi. Menkıbe niye akla uygun değil?
CEVAP
İslamiyet’i tarif şekliniz eksik. Din kitaplarında, (İslamiyet, nakle
dayanan akıl dinidir) denmiyor. (İslamiyet, nakle dayanan selim akıl
dinidir) buyuruluyor. Selim akıl herkeste bulunmaz. Bulunsa idi, bütün dünya
Müslüman olurdu. Bu İslamiyet gerçekten akla uygun derlerdi. Peygamber efendimiz
bir anda Miraca çıkıp geldi, bu selim olmayan akla zıt olduğu için müşrikler
inanmadı.
Hadis-i şerifte bildiriliyor ki:
(Dabbet-ül arz denilen hayvan, asa-i Musa ile müminin dokunur, alnına
“cennetlik” yazılır, yüzü nurlanır. Kâfire, mührü Süleyman’ı vurur,
“cehennemlik” yazılır, yüzü simsiyah olur) [Tirmizi]
Bu da herkesin aklına uygun gelmez. Müslüman olduklarını söyleyen Batıniler
bile, hadis-i şerifi inkâr etmiyor, akla uygun değil diyorlar, tevil edilmesi
gerekir diyorlar, yani başka anlamı var diyor.
Zamanımızdaki Müslüman gruplardan bile böyle düşünenler var. (Dabbetül arz,
AIDS’tir) diyenler bile çıkmıştır. Güneşin batıdan doğmasını da akıl
erdiremiyorlar. Nasıl dünya tersine döner ki diyorlar. Hıristiyanların
Müslümanların kardeş olması gibi acayip teviller ediyorlar.
Demek ki selim olmayan akılla dini anlamak kolay değildir. Akıl dinde ölçü
değildir. Akıl, Rafızilikte ölçüdür.
Dinde dört delil vardır. Akıl bunların içinde değildir. Akıl ile dini ölçmek
yanlıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Dini akılla ölçmek kadar zararlı bir şey yoktur.) [Taberani]
Eğer bir olay nakle dayanıyorsa, inkâr etmek doğru olmaz.
Odun olayı şöyledir:
Yunus Emre hazretleri, düzgün odun getirirdi, eğri odun bile kesmezdi. Hocasının
dergahını kastederek, (Bu kapıdan odun bile olsa, eğrisi girmemeli)
derdi. Onun için herkesin girdiği yerlere değil dağlara giderdi. Bu dağda yoksa
öteki dağa giderdi, balta girmemiş ormanlar daha yüksekte oluyordu. Oralara
çıkar, düzgün olanlarını keserdi. Yine böyle bir iki tepeye çıkıp odun toplar.
Son çıktığı dağın tepesinden şehre kestirme yoldan gelmek ister. Dağın
eteklerini dolanarak uzun yoldan gitmek istemez. Tepeden hemen aşağıya
iniveririm diyor. Tam tepede iken biraz şurada dinleneyim diyor. Aklımızın
almayacağı şekilde bir genç gelip, odunu şehirden tarafa değil de, öteki tarafa
yuvarlıyor. Bunun selim akla zıt tarafı yoktur. Sakim olan akıl bunu
anlamayabilir. Sakim olan akıl her zaman yanılmaya mahkumdur. Selim olan akıl
Peygamberlerde bulunur. Eshab-ı kiramın aklı da onlarınkine yakındır.
Akıl denince kimin aklı esas alınır ki? Bizim aklımıza uygun gelen sizinkine
gelmeyebilir, gelmiyor da. Gelse idi herkes, akıl dini diye Müslüman olurdu,
herkes ehli sünnet olurdu. Bekara suresinin başında, (İyi kimseler gayba
inanırlar, yani görmedikleri halde, bilmedikleri halde, akıllarına uygun gelmese
de, doğru olduğuna inanırlar, beğenerek kabul ederler) buyuruluyor. Böyle
gayba inananlardan olmalıdır. Benim aklım almıyor diye, nakle dayanan bilgileri
inkâr etmemelidir.
Tasavvufta edep
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların sohbetinde bulunan
kişiler sohbeti başkalarına da bildirmek için konuşulanları yazarlar mıydı? Yani
sohbetlerde not tutarlar mıydı?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimlerinin sohbetlerinde not tutmazlardı. Not tutanları kibar
şekilde ikaz ederlerdi. Bu notları okuyacak zamanınız olmaz derlerdi. Sohbette
not tutmak, başka şeylerle meşgul olmak anlamına gelir. Bu ise edebe aykırıdır.
Ayrıca, (İlim, sadırlardan [göğüslerden] satırlara geçince feyzi eksilir)
buyururlardı. İlmi kalbden kalbe aktarmak gerekir.
İmam-ı Rabbani hazretleri, sohbetin edepleri hakkında buyuruyor ki:
Talebe, gönülden, her şeyi çıkarıp, bütün varlığı ile ona bağlanmalı. Onun
yanında zikir bile yapmamalı, ondan başka hiçbir şeye bakmamalı. Bütün gücü ile,
ona bağlanıp oturmalı, bir şey sorarsa, yavaş sesle cevap vermeli, yüksek sesle
konuşmamalıdır.
Bir sultanın veziri, sultanın yanında iken, eli ile kuşağını düzeltir. Sultan,
vezirin başka şey ile olduğunu görünce, Benim vezirim olasın da, benim
karşımda, elbisenin kuşağı ile oynayasın, bu edepsizlik olur diyerek onu
azarlar. Düşünmeli ki, bu fani dünyanın işleri için, ince edeplere dikkat
edilince, Allah’a kavuşturan işlerde edepleri tam ve olgun olarak gözetmek ne
kadar çok lazım olacağı anlaşılır.
[Bir sohbette, sohbetin tesiri ile ağlayıp gözünün yaşını silen birisine başka
birisi gayri ihtiyari bakar. Hocası bunu görünce, “Buraya sohbete mi geldin,
yoksa ağlayanları seyretmeye mi?” diye azarlar. Yine bir sohbette, elini cebine
koyarak sohbeti dinleyen birisini de ikaz eder.]
Tasavvuf edeptir
Onun yanında, izinsiz bir şey yiyip, içmemeli ve kimse ile konuşmamalı. Hiç
kimseye, hiç bir yere bakmamalı. O yok iken bile, onun bulunduğu yere doğru ayak
uzatmamalı. Onun her yaptığını, her söylediğini, yanlış görünse bile, doğru
bilmeli. Sohbetin edeplerine uymak lazımdır. Feyiz yolu, ancak bununla açılır.
Bunlar gözetilmezse, hiçbir şey elde edilemez. Tasavvuf baştan başa edeptir,
edebi gözetmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz.
Hocasının her yaptığı ve her sözü sevgili gelmeli. Her işte, ona uymalı. Namazı
onun gibi kılmalı. Fıkhı, onun ibadetlerini görerek öğrenmeli. Başka kitaplarla
meşgul olmamalı.
Sevdiği bir güzelin yanında olsa kişi,
Çiçeklerle, güllerle artık olamaz işi.
İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur gören kimsedir. Onda bir keramet
aramamalı. Gönlünden böyle bir şey geçirmemeli. Kendine gelen her feyzi, ondan
bilmelidir. Edeplerden birkaçını yapamadığı için üzülen affa uğrar. Edepleri
gözetemediği için üzülmeyen feyz ve bereketlere kavuşamaz. Onları tanımayan ve
sevmeyenler, onlardan faydalanamaz, yükselemez. Çok keramet görseler de, hiç
fayda olmaz. Bir çok mucize görüp de inanmayan Ebu Cehli hatırlamak yetişir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kâfirler, her türlü mucizeleri görseler de, inanmazlar.) [Enam 25]
Sohbetin önemi
Sual: Sohbet ne demektir?
CEVAP
Şimdi söyleşi diyorlar. Söyleşi, konuşarak vakit geçirme demektir.
Ama dinimizde sohbetin tarifi başkadır. Sohbet, beraber olmak demektir. İnsanın
derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya
gelip, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnut olduğu şeyleri
konuşması demektir.
Kişinin kendinden üstün olanla beraber olmasının hakikati, o zata hizmettir.
Aşağısında olanla sohbetin gereği, onun hallerinden bir noksanı gördüğünde onu
ikaz edip, kusurundan haberdar etmektir. Aynı seviyede olan sohbet
arkadaşlarının sohbetlerinin hakikati, başkalarının, yabancıların yanında
birbirlerinin kusurlarını görmezlikten gelmektir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Sohbetin fazileti, bütün faziletlerin üstündedir. Büyüklerin sohbetini ganimet
bilmelidir.
Behaeddin Buhari hazretleri, (Bizim yolumuzun temeli sohbettir) buyurdu.
Evliyanın sohbetinin bir saati, kırk günlük mücahedelerden daha üstündür.
Yabancılar ile sohbetten, bid'at ehlinin sohbetinden kaçınılmalıdır. Dervişlerin
ve salihlerin sohbeti kıymetlidir. Sohbet, dünya için olup, ahiret düşünülmez
ise, sonu hüsrandır.
Günah lekeleri ile kalbi paslanan kimse, salihlerin sohbetinde bulunursa,
kalbinin pası silinir, günah işlemesi zorlaşır, iyilik etme isteği artar.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük
günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz.)
[Müj. Mek.]
(Fıkıh sohbetinde bulunmak, bir senelik ibadetten üstündür.) [Deylemi]
(Âlimlerin sohbetine katılın, onlara yakın oturun! Çünkü Allahü teâlâ, yağmurla
ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbleri de, hikmet nuru ile diriltir.)
[Taberani]
(Âlimlere hürmet eden, bana hürmet etmiş olur. Onları ziyaret eden beni ziyaret
etmiş olur. Âlim meclisinde bulunan, benim meclisimde bulunmuş olur.)
[İ.Rafii]
(Ãlimin sohbetinde bulunmak, bin rekat nafile namazdan üstündür.) [İ.Gazali]
(Bir defa salih kimsenin sohbetinde bulunmak, defalarca kötü kimselerin
sohbetlerinde bulunmanın günahlarına kefaret olur.) [Deylemi]
Sohbet ehli yoksa
Sohbet ehli âlim bulunmadığı zaman, eskiden yaşamış, Ehl-i sünnet
âlimlerinin kitaplarını okumak gerekir. Bir âlimin kitabını okuyan, yarı yarıya
onunla sohbet etmiş sayılır.
İlminden, iyi ahlakından istifade edilen salih bir arkadaş bulunca, ona lüzumlu
hürmeti göstermelidir! Onun can ve malını, kendi can ve malından önce
tutmalıdır! Ayıplarını araştırmamalı, aybı olsa bile görmemeli ve kimseye
söylememeli, hatta kendi kendine aybını düşünmemeli, unutmalıdır! Sözüne itiraz
etmemeli, asla münakaşaya girmemelidir! Aleyhinde konuşan olursa, uygun şekilde
susturmalı, alınacağı veya üzüleceği bir söz söylememelidir! Suizanda
bulunmamalı, uygunsuz hareketlerini dalgınlığa veya unutkanlığa yormalıdır! Yani
bir mazeret arayıp suçsuz olduğunu kabul etmelidir! Çünkü güzel ahlak sahibi,
insanları mazur görür. Onların kusurlarını meydana çıkarmaz
Yunus Emre diyor ki:
Erenlerin sohbeti, ele giresi değil.
Sohbete kavuşanlar, mahrum kalâsı değil.
Gezmek gerek her yeri, bulmak için, bir eri,
Sarraf tanır cevheri, herkes bilesi değil.
Bir pınarın yanına, kapalı testi kona,
Kırk yıl orada dura, kendi dolâsı değil.
Sohbetle parlar iman, talip kazanır irfan.
İnsanı arif yapan, fesi, hırkası değil.
Önce doğru iman et, haramdan el etek çek
Ruha gıdadır sohbet, badem helvası değil!
Evliya olmak için
Sual: Çalışmakla evliya olunur mu? Olunursa nasıl çalışmak gerekir?
CEVAP
Din kitaplarında şöyle bildiriliyor:
Evliya olmak için, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak ve masivayı [Allah’tan
başka şeyleri] kalbden çıkarmak gerekir. Yani dünya sevgisini gönülden çıkarmak
lazımdır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için de, önce Ehl-i sünnet
âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, sonra haramlardan sakınmak, emredilen
ibadetleri yapmak ve müminleri sevmek gerekir. İhlas ile yapılmayan ibadetin
faydası olmaz, sevabı olmaz. İhlas, her şeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır.
İhlas, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle,
kendiliğinden hasıl olur.
Namaz kılan, haram işlemeyen Ehl-i sünnet itikadındaki bir kimseye Salih
[iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşarak, Evliya olur.
Kalbde tabiat halini almadan, kendini zorlayarak günahlardan sakınmak da, takva
olur ise de, veli olmak için, günah işlememek, tabiat, huy halini almalı. Bunun
için de, kalbin temizlenmesi gerekir. Kalbi temizlemek, İslamiyet'e uymakla
olur.
Veli olmak için, İslamiyet bilgilerini öğrenmek ve bunlara uymak şarttır.
(Takva sahiplerine Allahü teâlâ ilim ihsan eder) mealindeki âyet-i kerime
bunu ispat etmektedir. Sünnete, yani İslamiyet'e sarılmayan, bid’atten
sakınmayan kimsenin kalbine ilham gelmez. Bunun söyledikleri, nefisten ve
şeytandan gelen bozuk şeylerdir.
Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyanın, kendinin Veli olduğunu
bilmesi lazım değildir. Evliyalık verilip de, Veli olduğu bildirilmezse, hiç
kusur olmaz.
Veli olmak için, Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmalı. Yani Allahü teâlânın
sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyada hasıl olur. Fakat, bu benzerlik, yalnız
isimdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır. Yoksa, sıfatların
özelliklerinde beraberlik olamaz. (Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanın)
emrini anlatırken, Hace Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın bir ismi, Melik’tir. Bu, her şeye hakim, galip demektir.
Talib tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hakim, galip olur ve
başkalarının kalblerine tesir etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.
Allahü teâlânın bir ismi de, Semi’dir. Yani işiticidir. Talip, kim
söylerse söylesin doğru sözü kabul eder ve gizli hakikatleri, can kulağı ile
duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Basir’dir. Yani, Allahü teâlâ, her şeyi görür. Talibin
kalb gözü açılır ve firaset ışığı ile, kendi ayıplarını ve başkalarının iyi
huylarını görürse, yani başkalarını kendinden daha üstün görürse ve Allahü
teâlânın her an gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Allahü teâlânın
beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Muhyi’dir. Yani Allahü teâlâ dirilticidir. Talip,
unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydana çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış
olur.
Bir sıfatı da Mümit’tir, yani öldürücü demektir. Talip, sünnetlerin
yerine yerleşmiş olan, bid’atleri yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün
sıfatlar, bunlar gibidir.)
Musa aleyhisselam, çölde bir çobana rastlayıp, (Yiyip içecek bir şeyin var
mı?) dedi. Çoban, (Allah kerimdir) diyerek değneğini yere vurdu. Yerden iki
pınar fışkırdı. Birinden su, diğerinden süt çıktı. Hz. Musa, çobandan
ayrıldıktan sonra Allahü teâlâya sual etti:
- Ya Rabbi, bu çobana keramet vermene sebep nedir?
- Ya Musa, Onun gönlünde benden başka bir şey yoktur. Beş iyi hasleti
bulunduğu için ona bu kerameti verdim. Bu hasletler şunlardır:
1- Beni bir an bile, hatırından çıkarmaz.
2- Kimseye haset etmez.
3- Daima günahtan kaçınır.
4- Rızkı için endişe etmez, üzülmez.
5- Hep benden korku içindedir.
Şu halde, her işte Allahü teâlânın rızasını gözeten kimse, Hakkın sevgili kulu,
yani evliya olur.
İtikadına veya ameline bid'at karıştıran evliya olamaz. Bid'at ehlinin
ibadetleri kabul olmaz. Bir kimse, ihlas ile dinin emirlerine uyarsa, Ehl-i
sünnet âlimlerinin kitaplarını okursa, Allahü teâlâ ona bilmediği ilimleri
öğretir. Böyle ihlaslı bir zatın, büyük evliyaların ruhaniyetinden istifade
ederek evliya olması kolaylaşır. (Hadika)
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyuruyor ki:
(Bütün feyzlere, bütün nimetlere, üstadlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum.
Kusurlu ibadetlerimiz, bizi Allahü teâlâya yaklaştırmaya [evliya olmaya] sebep
olabilir mi?)
Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak için Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek,
sevmediklerini, düşmanlarını sevmemek gerekir. Mesela Allahü teâlâ, Eshab-ı
kiramın hepsini sever. Bunlardan birini sevmeyen, Ehl-i sünnet olamaz. Ehl-i
sünnet olmayan da evliya olmaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Bir kimse, müminler için, her gün 25 kere, istiğfar okusa, Allahü teâlâ
bunun kalbinden hile ve hasedi çıkarır. İsmi ebdal denilen evliya arasına
yazılır. Ona bütün müslümanlar adedince, sevap verilir. Kıyamette bütün
müminler, "Ya Rabbi, bizim için istiğfar okuyan bu kulunu affet!" derler.)
[Miftah-ün-necat]
Müminler için okunan istiğfar şudur:
(Allahümmağfir-li velivalideyye, veli üstaziyye, velil-müminine vel-müminat,
vel-müslimine vel-müslimat, el-ahya-i minhüm vel-emvat, birahmetike ya
erhamerrahimin.)
Hadis-i şerifte bildirilen nimetlere kavuşabilmek için elbette Ehl-i sünnet
itikadında olmak ve dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek şarttır. İtikadı
bozuk olanın, bid'at ehlinin okuması fayda vermez.
Copyright © Huzura Dogru Dini Kitablar Islam Iman Yayinlanma:: 2006-04-24 (605 Okunma) [ Geri Dön ] |